MV. BAMBURİ'NİN   İNANILMAZ    ÖYKÜSÜ

 

 

MV.Bamburi 8 yıllık savaşta  yara almadan kalmıştı..

Miyar güvertesinde gemiyi inceliyorum.

 

IRAK  YOLCULUĞU  VE  GEMİYE  VARIŞ

 

İstanbul'da gece yarısı başlayan yolculuğumuzda, Türkiye'nin Irak sınır kapısına uzanan güzergahında ilk sürpriz olay Saddam'dan kaçan peşmerge ordusuyla karşılaşmamız olmuştu. Güneydoğu  yolları ve konaklama yerleri bunlarla doluydu. Halepçe katliamından canlarını kurtaran Kürtler akın akın Türkiye geliyordu.  Halepçe'de kimyasal gaz kullandıran Saddam'ın yaklaşık 5.000 kişinin ölümüne neden olduğu konuşuluyordu. İşte ben böyle bir ülkeye ve Saddam'ın oğlu yüzünden ölüm taburuna alınan birisini kurtarmak için gidiyordum.

 

Yolculuk sırasında akşama doğru acıkmıştık ve bir mola yerinde akşam yemeği yiyecektik. Benzincilerdeki lokantalar bizim için uygundu ama buralara giremiyorduk. Peşmerge ve aileleri çevreye yığılmışlardı. Askeri güçler benzinlikleri sarmış kimseyi geçirmiyorlardı. Bir kaç benzincide duramadık. Sonunda açlık bizi her yolu denemeye sürükledi. Ellerindeki tüfeklerle yolumuzu kapatan Türk askerlerine Komutan ile görüşeceğimizi söyledik. Otobüs dışarıda kaldı ve Metin ile ben bir askerin peşinden komutanın oturduğu yere yürüdük. Durumu ve nereye gittiğimizi anlattık. Dağ taş Peşmerge doluydu ve böyle giderse yemek yiyecek bir yer bulamayacaktık. Komutan anlayışlı bir askerdi. Otobüsü dışarıda bıraktırıp bizim lokantaya girmemize izin verdi. Hemen lokantaya yerleştik ve siparişlerimizi verdik. O sırada çevremizde binlerce Peşmerge askerlerleri ve aileleri vardı.

 

Yemek beklerken kalabalığı izliyordum. Yıllardan beri belleğimde çakılı kalan bir manzara vardı. Baştan aşağı yepyeni askeri giysiler içindeki Peşmerge'lerin yanlarındaki kadınlar ve çocuklar sefalet içindeydi. Çoğunun ayağında ayakkabı bile yoktu. İçimden şöyle düşündüm ; bu adamları bir güç giydirip kuşandırmış ve ellerine silah verip savaşa sokmuştu. Aileleri ise eski perişan hayatlarının izini taşıyordu. Bence daha sonra Kürt terörizmi ile kaybettiğimiz otuz binden fazla şehidin kanları o zaman yapılan böyle  siyasi hatalar ile boşuna akmıştır. O zaman arkalarında Amerika'nın olduğu kesin Peşmerge ordusuna kucak açmış ve onları ülkemize sokmuş, karınlarını doyurmuştuk. Politikacılardan bir tanesi bile bu  Peşmerge ordusunu kim finanse etti acaba diye düşünmemiştir ?

 

Irak sınır kapısında Türkiye tarafında işimiz fazla uzun sürmedi. Vakit akşam üzeriydi. Irak sınır kapısında ertesi sabahı bekleyeceğimiz bildirildi. Bağdat'a soracaklar ve izin alacaklarmış. Otobüs içinde koltuklarda uzanıp uyumaya çalıştık. Sabah olmuştu ve kızgın güneş altında bekliyorduk. Önceki gün lokantada yediğim keçi etinden olmalı karnım uğulduyordu ve hemen bir tuvalet bulmak zorundaydım. Irak sınır karakolunun bulunduğu binaya girdim. Tuvaleti kokusu (!) sayesinde hemen buldum. Tam girecekken resmi elbiseli bir Irak gümrükçüsü bana bağırarak engel oldu. Hemen dışarı çıkmamı işaret ediyordu. Başka bir tuvalet yoktu. Dışarı çıktım ama adam uzaklaşınca hemen tekrar tuvalete girdim. İşimi gördükten sonra dışarı çıkarken aynı memur ile karşılaştım. Beni otobüse kadar kovaladı ! Bazen bir ülkeyi ilk kez karşılaştığınız görevli temsil eder ve ülke hakkındaki görüşünüz oluşur. "Gece Yarısı Ekspresi" adlı film de aslında bize yardımcı olmuş ve yanlışlarımızı göstermiştir. Irak için aynı olanak hiç bir zaman gerçekleşmemiş ama günün birinde 1 milyon kişinin ölümüne neden olan bir trajedi oluşturmuştur. Sınır kapısında karşılaştığım davranış ne yapıp edip Safa'yı Irak cehenneminden kurtarma cesaretini vermiştir.

 

 

Bağdat-Basra otoyolundaki kontrol noktaları

 

Bağdat'tan öğle üzeri yakıcı bir güneş altında geçtik. Her yerde Saddam'ın kocaman afiş resimleri vardı. Bağdat-Basra arasındaki otoyol boştu. Arada bir askeri araçlar geçiyordu. Çeşitli yerlerde yolu kum torbalarından yapılmış duvarlarla kesmişlerdi. Ardında bekleyen bir grup asker evrakları inceliyor ve izin belgelerine bakıyordu. Basra yerle bir olmuştu. Ayakta ve sağlam tek bina kalmamıştı. İlgili kişileri bulmak için ertesi sabahı beklemek gerekiyordu. Nehrin yanında bulunan ve hayalet gibi binasıyla bir zamanlar güzel bir otel olduğu anlaşılan Sheraton Hotel'in hemen önündeki cadde üzerinde otobüsü park ettik.  Bir süre sonra yanımızda askeri bir jeep durdu. Görevliler kontrolden sonra sohbete başladılar. Karşımızdaki otel binası tamamen yakılmış ve yıkılmış metruk durumdaydı. Yol üzerinde bir otobüs durağı vardı. Uzaktan yüzlerce delik açılmış gibi gözüküyordu. Hava çok sıcaktı ve içimde şöyle geçirdim :"Bu sıcak ülkede durağın içi havalansın diye delikler açmışlar.." Durağın yanına gidince deliklerin hepsinin makineli tüfek kurşunları ile açılmış olduğunu hayretle gördüm. Irak-İran savaşı sırasında bulunduğumuz yerde ölüm kol gezmişti !

 

8 Eylül Perşembe sabahı eski bir kamyonetle gelen acente memuru Pakistanlı bir genç  yanında Metin ve ben Basra'daki acente binasına gittik. Buna bina demek doğru değil zira ortada duvarları ve tavanı olan  bina kalmamıştı. İçi kum doldurulmuş çuvalları dizerek yarım insan beline kadar ulaşan duvarlar yapmışlardı ve bunların ortasında büro eşyaları duruyordu. Bir masa ve eski iskemleler, rengi solmuş telefon ve seyyar lambalar. Hayatımda gördüğüm en komik iş yeriydi ! Bir ara yakındaki pazar yerine baktık. Acente memuru gemide içme suyu bile olmadığını söylediğinden biraz alış veriş yapmak gerekiyordu. Basra'da satın alınacak bir şey yoktu. Hayatımda hiç bu kadar kara sineğin bir arada olduğu yer görmemiştim. Acente memurunun arabasında geminin bulunduğu rıhtıma doğru yol alırken otobüs de arkamızdan bizi izliyordu. Tek bir yeşilliğin olmadığı, gölgede sıcaklığın neredeyse 50 dereceye ulaştığı çöl arazisinde tavuk kümesi gibi küçük kulübeler vardı. Saçtan yapılmış tavanları güneşten parıldıyordu. Acenteye döndüm ve bunlar ne diye sordum. Bu küçük yapılarda İranlı esirlerin bulunduğunu söyledi. Şaşkınlık içinde elimde olmadan bağırdım : "Ama bu sıcakta hepsi ölür bunların !"  Yüzündeki ciddi ve aldırmaz maskeyi değiştirmeden acente memuru Arap beni yanıtladı : "Zaten biz de ölsünler diye orada tutuyoruz.."

 

GEMİYE  GİRİŞ  VE  KARŞILAŞTIĞIMIZ    MANZARA

 

Basra'dan Bamburi'nin bulunduğu  Zubair'e geldiğimizde  saat 12 olmuştu. Ortalık sıcaktan kavruluyordu. Tamamen "ölü gemi" (dead ship) durumundaki teknede bizi neyin beklediğini bilmiyorduk. Yolda Pakistan uyruklu acente geminin savaş sırasında hiç isabet almadığını söylemişti. Irak topçusu karşı taraftaki İran askerlerine bombalar yağdırmış ve aynı şekilde İranlılar da onların üzerine bombalar göndermişti. Gemi iki taraf arasındaki orta noktada kaldığından bir tek mermi bile isabet etmemişti.

 

 

Panama bayraklı MV. Bamburi'nin arka taraftan görünüşü

 

Sadece Arap bir bekçinin bulunduğu rıhtımda Bamburi tek başına yatıyordu ! Savaşta Basra'da sıkışıp kalan pek çok gemi vardı ama bunların çoğu depoların bulunduğu büyük limandaydı. Bamburi ise dökme çimento taşıyan bir gemi olduğundan özel bir yerdeydi.

 

Bamburi'nin güvertesinde terk edilmişlik manzarası ve havası vardı !

 

Master key ile kamaraları açmaya başladık. Çöl fırtınalarında anahtar deliklerinden giren kum taneleri zamanla kamara içinde  yığınlar oluşturmuşlardı. Görünürde kum tepelerinden başka 8 senelik zamanı gözümüze sokan başka bir şey yoktu. Sanki bu gemi güzellik uykusuna yatmıştı !

 

İlk sürpriz su tanklarında ortaya çıktı. Yardımcı dizeli çalıştırıp suyu açınca zift görünümünde ve çok pis kokan sıvı bir şeyler akmaya başladı. Yanımızda getirdiğimiz pet şişe içindeki su ile idare edecektik. Tanklar temizlenmeden su almak da mümkün değildi. Mustafa Çelik adındaki aşçı Karadenizli gün görmüş bir denizciydi. Akşam olunca en önemli şeyin yemek olacağını biliyordu. Hızlı bir şekilde geminin kuzinesi temizlendi ve ocağı yakıldı. Otobüsle yanımızda yeterli kuru kumanya getirmiştik. Akşam yemeğinde kuru fasulye ve pilavdan oluşan bir menü hazırlandı. Metin Bener yukarıda resmi gözüken üst güvertede bir masaya yerleşip havanın sıcaklığına aldırmadan viskisini içmeye başlamıştı. Onun ruh halini anlıyordum. Her şeyini satarak Bamburi'yi kurtarmak için sermaye yapmıştı. Bu serüven başarılı olmadığı takdirde İstanbul'da hayata yeniden başlayacaktı. Tophane'deki gemi onarım atölyesine güveniyordu ama gergin olduğundan huzuru alkolde arıyordu. Bana sorulursa buz gibi su ve klimalı bir kamara isterdim. Geceleri ancak üst güverteye gemi revirinden çıkarttığımız karyolalar üzerinde yatabiliyorduk. Kamaralar cehennem gibiydi. Çöl gecelerini süsleyen pırıldayan yıldızlı gökyüzünü seyreder ve Metin'le sohbet ederdik. İkimizden birinin sesi kesilince uykuya teslim olduğu anlaşılırdı. Açık havada uyumak mümkündü ama sabahın ilk ışıklarında uyanmak asap bozucuydu.

 

Geminin bağlı olduğu rıhtımda gelgit sırasında sular alçalınca çeşitli deniz yaratıkları çamurlar içinde kalıyor ve bunlardan havaya tuhaf sesler yayılıyordu. Çok zehirli deniz yılanları olduğunu öğrenmiştik. Bir kobradan bile daha zehirli yılanların çiftleşme mevsimiymiş. Gündüz suların üstünde kıvrılarak gidiyorlardı. Bu yılanların ısırığından kurtulmak mümkün değilmiş. Bir yandan aşırı sıcak hava diğer yandan gemide yapılması gereken işlerin ağırlığı hepimizi geriyordu. Miyar güverteden dürbün ile çevreye baktığımda İranlı esir askerlerin tıkıldığı galvanizli saçtan damları bulunan kulübeleri görüyordum. Acente bize her gün Basra'dan kalıplar halinde buz getiriyordu. Buz içine yatırılarak soğutulmuş pet şişedeki suyu içerken İranlı esirler gözümün önünden gitmiyordu. İnsanların bu evrenin en vahşi yaratığı olduğu gerçeği oradaydı. Hayatımda ilk kez bir kaç pet şişe su kullanarak banyo yapabileceğimi ilk olarak Basra'da keşfettim ! Kuru fasulye, mercimek, nohut ve yanında pilav, bulgur ve makarnadan oluşan yemek döngüsü bizi rahatsız etmiyordu. En büyük düşman sıcak ve güneş altında demir gövdesi ısınan gemiydi.

 

 

Gölgede 50 dereceye ulaşan sıcak havada yarı çıplak dolaşıyorduk..

 

Geminin makinelerini ve diğer donanımını kontrol ettiğimiz 2 gün sonunda Metin ile açık havada yataklarımızda uzanmış sohbet ediyorduk. Metin benden destek aradığını belli eden ses tonuyla sordu : "Yücel, bu gemiyi Pakistan'da hurdacılara satmak yanlış olmaz mı ? Gemi sanki 8 sene uykuda kalmış ve bu zamanı yaşından çıkartmak gerekir !" Metin'e sordum :"Peki sen ne düşünüyorsun ?" Viskisinden bir yudum daha içerek cesaretlendi : "Ben gemiyi İstanbul'a götürelim ve bakımdan geçirip satalım diyorum.."

 

Gemide uzun bir yolculuğu yapacak olanaklar yoktu. Ne cayrosu ne radarı çalışıyordu. Ana makinenin ne kadar performans vereceğini bilmiyorduk. Teknenin karinesinde bir karış tutarında midye ve diğer kabuklu deniz hayvanlarından örülmüş bir zırh vardı ! Bunlardan daha önemlisi elimizde "Bill of sale" yani satış sözleşmesinden başka gemi ile ilgili bir evrak yoktu. Gemideki tüm sertifikaların ömrü dolmuştu ve Suez kanalını nasıl geçecektik ?  Metin bu sorular içinde en ciddisi olan sertifika konusunda şöyle düşünüyordu :"Evet en kötüsü bu ve bize Suez'de geminin sertifikalarını yenilemek için en az elli bin dolar gerekir.."

 

Benim kafamın içinde durmadan tilkiler dönüp duruyordu ! Safa'yı kurtarmak için gelmiştim ve kendime göre bir programım vardı. Bu konuda Metin dahil kimseye bir tek kelime etmemiştim. Bu konuyu duyarlarsa beni vazgeçirmek için her şeyi yapabilirdi ! Metin'e sadece Bağdat'ta yaşayan bir akrabam olduğunu anlatmış ve bir fırsat bulursam onu görmeye gideceğimi açıklamıştım.

 

İşte ilk hafta içindeki durumumuz böyleydi. Gemiyi elden geçirip İstanbul'a kadar gidebilirsek daha iyi koşullarda satacağımızı biliyorduk. Böyle bir yolculuk Safa'yı kurtardığım takdirde işime gelirdi. Ancak Iraklılar havada uçuyordular. Sanki zafer kazanmış gibi görüyorlardı kendilerini. Bir gün gemiyi ziyarete gelen Basra liman başkanı ile son siyasi durumları konuşurken şöyle demişti : "Bizim için Amerika bile vız gelir.. Türkiye'yi düşünmüyoruz bile.. Çok güçlüyüz !" Böyle atıp tutan Arap yoklar içindeki ülkesinde evine dönerken bizim ta İstanbul'dan getirdiğimiz kuru kumanyamızdan, yağ, reçel ve yağımızdan hazırlanan bir torbayı almadan gitmiyordu ! Onun bu davranışına aramızda gülüyorduk. Bir gün gelecek Basra-Bağdat arasındaki oto yolunu Amerikan ordusunun hiç savunma görmeden altı saatte geçeceğini hiç birimiz bilemezdik !

 

GEMİDE  ORTAYA  ÇIKAN  HAZİNE  !

 

Bamburi'de kuzine'ye giden su borularından biri patlamıştı. Borunun uzandığı yandaki kamaranın tavan kaplamaların sökülmesi gerekiyordu. Bu sırada makine dairesinde o kadar çok iş vardı ki böyle bir boru işinin ortaya çıkması herkesin canını sıkmıştı. Sabah ilk iş olarak kamaranın tavan kaplamaları sökülmeye başlandı. İşte bu sırada ortaya inanılmaz bir manzara çıktı. Bu kamara özel olarak dizayn edilmiş ve yana doğru açılan derin depolar yapılmıştı. Tavan kaplaması sökülünce durum anlaşıldı ve kamaranın her tarafı sökülmeye başlandı.  Ortaya çıkan dolaplarda binlerce parça yedek malzeme vardı. Hepsi ambalajındaydı ve yeniydi. Örneğin sadece SKF marka rulmandan binlerce adet vardı.

 

Geminin eski sahibi burada 6 adet dökme çimento gemisi çalıştırıyormuş. Gemilerin yedek parça stoklama yeri Bamburi seçilmiş. Örneğin bir gemide onarım için gereken her hangi bir yedek parça Almanya'dan getirilmek yerine Bamburi'den alınıyormuş.İran-Irak savaşı patlayınca yedek parçaları gizli bir bölme hazırlayıp saklamışlar. Sanırım daha sonra gemiyi oradan alacaklarını düşünmüşlerdi.  Bulunan yedek parçalar koca bir kamarayı silme doldurmuştu. Neredeyse bir servet yatıyordu burada. Belki de Metin'in Bamburi'yi Pakistan'da hurdacılara satmaktan vazgeçiren nedenler arasında bulunan yedek parçalar rol oynamıştır. Daha sonra bunları İstanbul'da gemiden alacak ve piyasada değerlendirecekti.

 

SAFA'YI   SADDAM'DAN   KURTARMA   OPERASYONUM

 

Safa'yı kurtarıp gizlice gemiye getirmek için Bağdat'a gitmek zorundaydım. Bu bölümü okumak için yukarıdaki satırı tıklayın.